Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

2011 in review

Mesut kardeşim eğer ki bi kaç gün önce mail kutuma “Proofhead has followed you” isimli bir mail düşürmeseydi hiç bakasım yoktu ama düşürdü canım çekti.

Aşağıda 2011 yılında blog ile ilgili ne yapmamışım onu gördüm evet çok sevindim :D

The WordPress.com stats helper monkeys prepared a 2011 annual report for this blog.

Here’s an excerpt:

A San Francisco cable car holds 60 people. This blog was viewed about 1.700 times in 2011. If it were a cable car, it would take about 28 trips to carry that many people.

Click here to see the complete report.

A.Ü. Rock Konserleri Vol. 1

Şubattan beri uğraştığımız ama sürekli ortaya çıkan sebeplerle ertelediğimiz ya da bir şekilde bir şeylerini değiştirdiğimiz konserimiz artık kesinleşti ve son aşamasında. Yer belli, zaman belli, gruplar kısmen belli, davetiyeler belli geriye yapılması gereken tek şey reklam kalıyor. Onu da yapmaya başladığımızda artık konseri beklemek kalacak geriye. Hope to Find’dan Erdem Hoca olmasaydı sanırım böyle bir konser olmazdı en az benim kadar hatta belki benden daha da fazla uğraştı bu konser için, sağolsun.

 

Şimdilik kesinleşmiş 2 grup var konser için. Birisi Volkan Yırtıcı diğeri is Hope To Find.

 

Hope To Find zaten artık Eskişehir’de tanınan bir grup son yaptığımı EskiRock Metal Fest’te de sahne almışlardı ve oldukça beğeni toplamışlardı, umarım ki bu konser de onlar için aynı güzellikte geçer.

Hope To Find - http://www.facebook.com/pages/Hope-To-Find/171619490495?sk=info

Hope To Find, 2003 yılında gitarist Seçkin Can KOYUNCU ve gitarist Zafer YÜKSEL tarafından tohumlarının atıldığı, sezgisel beğenilerin anlatılma ve aktarılma arzusu ile yoğrulup, halen dahi evrilme sürecinin içinde bulunulan ve bulunulmaya devam edecek bir yapı olarak yola çıktı.

İlerleyen dönemlerde ardı arkası kesilmeyen kadro değişikliklerinin sonrasında grup ‘Dance Of The Flowers’ adlı bestelerini kaydetti. Bu kayıt, 2006 senesinde Eskişehir Rock Topluluğu’nun (ERT) toplama albümünde yer aldı. İlerleyen zamanla birlikte grup “progressive rock” çatısı altında çalışmalara başladı. Mükemmel bir kimyasal uyum barındıran ve tutkulu çabaları içeren hummalı bir çalışma sürecinin içerisine girildi.

Kasım 2008′de başlayan bu süreç Haziran 2009′a kadar dört parçanın bestelenmesi ve düzenlenmesi ile sonuçlandı.

Temmuz 2009 – Ekim 2009 ayları arasında Ankara Detay Müzik Stüdyoları’nda Volkan YIRTICI’nın mühendisliğinde dört parçanın kaydı ve miksajı gerçekleştirildi. Mastering, Rick O’Neil tarafından Turtlerock Mastering Stüdyoları’nda (Sydney, Avustralya) gerçekleştirildi.

Öte yandan görsel öğelere yönelik çalışmalara başlandı ve bu konuda yardımlarından ötürü son derece minnettar olduğumuz sevgili Gülbin ÖZDAMAR AKARÇAY ve Ebru BARANSELİ bizlere yardımcı oldular.

 

Volkan Yırtıcı ise Eskişehir’de pek bilinmese bile bu geldiğinde sanırım artık bilinmeye başlayacaktır çünkü harika bir müzisyen. 2007 yılında çıkarttığı “Yanlış Notalar” isimli albümü ile nasıl bir müzisyen olduğunu gösteriyor sanırım.

Volkan Yırtıcı - http://www.detaymuzik.com/

Ankara’da uzun yıllardır stüdyo müzisyenliği yapan VOLKAN YIRTICI’nın “Yanlış Notalar” albümü DETAY MÜZİK / WE PLAY etiketi ile müzik marketlerde yerini aldı.

Volkan YIRTICI (Gitar, Klavye, Vokal, Müzik, Aranje), Akın BAĞCIOĞLU (Davul) ve Koray ERGÜNAY (Bas Gitar)’dan oluşan ana kadroya birçok konuk müzisyen eşlik etti. Bu müzisyenler arasında Süleyman Bağcıoğlu ve Erkan OĞUR gibi önemli isimler de var.

Özellikle rock , fusion tarzlarının ağırlıkta olduğu ve daha çok müzisyen dinleyicisini hedefleyen albümde farklı tarzlarda hazırlanmış 10 enstürmantal şarkı yer alıyor.

Kayıtlar sırasında müzikal yapının üst düzeyde işlenmeye çalışıldığı ve neredeyse her şarkı için farklı davul ve davul setuplarının kurulduğu bu albüm, yaklaşık 2 yıl süren titiz bir hazırlık ve kayıt sürecinin ardından tamamlandı.

Albümün masteringi, dünyaca ünlü gitarist Joe Satriani’nin 6 albümüne prodüktörlük yapmış olan tanınmış sound engineer (ses mühendisi) John Cuniberti tarafından, California ‘da dünyanın en büyük stüdyolarından biri olan The Plant Records’da yapıldı.

Albümün ilk klibi “GÜNEŞLE KOL KOLA” parçasına, Ankara’da Volkan Yırtıcı’nın Detay Müzik Stüdyosunda müzisyen dostlarının katılımı ile STB Yapım tarafından 2 günlük bir çalışma sonucunda çekildi.

http://gitarturk.com/ftopic3082.html

 

3 grup hala kesinleşmediği için yazamıyorum tabi fakat daha önceden planladığımı “Let It Flow” eğer bu konserde yanımızda olabilseydi bizim için harika olurdu ama bir dahaki konserlere artık.

 

Konserin etkinlik sayfası: http://www.facebook.com/event.php?eid=138258222911037

 

Bu arada Müzik Kulübü Odası’na yaptırmayı düşündüğümüz stüdyonun ilerlemesi devam ediyor. Dilekçeler yakında hazırlanıp inşaata başlar gibi görünüyor. Rock Kulübü’ne başkanlığım yaptığım bu dönemde görebilir miyim kendi başlattığım projeyi bilmiyorum fakat en azından gelecek senelerde stüdyoyu kullanacaklar olanlar belki adımızı duyar da bi teşekkür ederler.

 

Konserde dinlenecek parçalara da örnek vereyim tam olsun:

Hope To Find – City Soul

 

Volkan Yırtıcı – Güneşle Kol kola

Hastalıklara doyamadım!

Bu aralar bana ne oluyor çözebilmiş değilim… son 3-4 aydır olmadığım hastalık kalmadı ve acı vermeye başladı artık cidden. O değil bu seneye kadar yılda 3-4 kere hasta olurken şimdi en uzun hastalıksız dönemim 2 hafta oluyor sonrası yine eziyet… Hatta son 2 hafta iyice abartıp haftada bir hastalık olayına geçtim artık. Geçen hafta faranjitken bu hafta reflü olduğumu öğrendim-Keşke az erken öğrenseydim de acısıyla yaşamasaydım böyle.

 

*Neyse konser yapmaya çalışıyoruz yine bu sıralar ama pek bi sorunlu gidiyor nedense. Elimiz kolumuz bağlı aslında okulla yapmaya çalıştığımız için yok o sponsora bakma, yok orada yapma, yok para alma… Belki bu kadar kısıtlamasalara çok daha rahat bir şeyler çıkardı ortaya ama sıkıntı olunca pek sıkıntıya gelemeyen ben koşturmak zorunda kalıyorum artık. Yaşadığımı en basit sıkıntılar genelleyince işi imkansızlaştıran sıkıntılar haline geliyorlarmış onu iyice öğrendim artık. Mesela önce grupları ayarlayalım sonra mekanı günü ayarlarız demek olmuyormuş onu öğrendim ama aynı zamanda önce mekanı günü ayarlayalım sonra grupları ayarlayalım demek de olmuyormuş. E nasıl olacakmış bu iş? çözemedik henüz ama başarıcaz elbette konsere kadar.

 

*Anadolu Üniversitesi’nin çılgınlar gibi salonlarımız var hepsinde son teknoloji var demesi yalanmış onu da öğrendik. Hatta direk örnekle açıklayayım;

 

Salon 2003

 

Halkbilim Araştırmaları Merkezindeki Salon 2003, 200 kişilik bir kapasiteye sahiptir. En gelişmiş ses ve ışık sistemine sahip olan Salon 2003, Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümü ile Halk Bilim Araştırma Merkezi toplulukları için bir çalışma salonu olduğu kadar etkinliklerde de kullanılmaktadır. Özellikle bu salonda gerçekleştirilen oda konserleri büyük ilgi toplamaktadır.

Evet yukarıdaki yazı tamamen burada yazdığı gibidir.

 

Peki ya gerçek?

 

180 kişi kapasite

4 hoparlör

4 monitör

10 ışık 2 tanesi renkli oluyormuş…

onlarda sabit ama nasıl sabit… e hani sizin en gelişmiş ses ve ışık sistemi?

 

*Geçenlerde bi stand açalım demiştik Rock Kulübü için fiyasko oldu… En yakın zamanda daha koordine bi işe girişmek lazım bu konuda.

*Okula gideyim dedikçe hasta olmamın sebebi psikolojik bi manyaklık falan olabilir mi diye düşünür oldum şu sıralar… Acaba kafadan mı direk gitmeme isteğim nedir ki?

*Reflümün azmasının sebebi annemin gönderdiği koliye yıllarca yemek görmemiş açlar gibi saldırmamdan mıdır? Ondansa bile iyi ki göndermiş annem, iyi ki yemişim… acısını çektim ama olsun.

*Hala bilgisayar almak istiyorum… yeni oyunlar görünüyor her geçen gün ufukta ama hala cebe giren bi para olmadığı için alamıyorum ah ulen en azından diablo 3 çıkasıya kadar şöyle daş gibin bir bilgisayarım olsa da tadından yenmese fena mı olur?

*Sınavlar geliyor ve bu sefer çalışasım var ciddi ciddi… Hem de 2 hafta önceden başlıyorum çalışmaya yine olmazsa, yine geçemezsem artık bi oturup düşünme vakti gelmiş, geçmiş demektir heralde.

 

Neyse bu kadar olsun canım sıkıldı, uykum var, sabah ders var vs…

 

Saygılar, sevgiler.

 

 

 

Uyuyamıyorum!..

Genelde tatil zamanlarına denk gelse de yıl içerisinde bi çok dönem boyunca uyuma sorunum var(god damn it!)… Yine baş gösterdi şu sıralar. Yatıyorum yatağa yarım saat döndükten sonra mala bağlamış bi şekilde kalkıyorum geçenin 3′ünde sabah 5 oluyor bi daha deniyorum ama yine aynı şey… Hayır sabit bi saatim olsa en azından desem ki sabah 6 oldumu uyuyorum ama o da yok. Kafasına estiğinde geliyor yoksa dön dur işin yoksa. Sonucunda bütün günüm mal gibi geçiyor ona yanıyorum.

 

2′de yatan uyuyan adamlar uyuyamıyorum yok insomniam var yok çok hastalıklıyım, marjinalim falan diyorlar da yok arkadaş öyle bir şey. Adam gibi gireceksin yatağına ne düşüncelere boğulacaksın ne başka bir şey… koyduğun anda kafayı yastığa başlayacaksın horlamaya ta ki sabah olasıya kadar. Hasta mıyım neyim diye bi bakınayım dedim ama hasta falan olduğum da yok tamamen kişisel angutluğum mevzu(mevsu – mesut) bahis olan. Onu da geçtim, diyorum bari uyumuşken deliksiz uyuyayım ama o da yalan. Her türlü sıçar bu genç.

 

Sonum hayır olsun…

 

İnsomnia ya da uyuyamama hastalığı, bir uyuma sorunudur. Uykuya dalamama, ya da gece boyunca sürekli uyuyamama sorunlarını barındırır. Hastalar genel olarak, gözlerini birkaç dakikadan fazla kapalı tutamamaktan ya da yatakta bir o yana bir bu yana dönerek uyuyamamaktan yakınırlar.

Eğer ki insomnia birkaç geceden fazla uzun sürerse, kronik bir hastalığa dönüşerek uyuma eksikliği doğrultusunda oldukça zararlı olabilir. İnsomnia doğal uyuma dengesini bozar ve tamiri oldukça zor olabilir. İnsomnia hastaları genel olarak öğleden sonra ya da akşama doğru kısa süreli uyudukları için, geceleri de uyumakta zorluk çekerler. Bazıları da vücutlarını limitlerinde kullanmaya çalışırlar. Bu da çok mühim fiziksel ve zihinsel sorunlara yol açar.

İnsomnia ayrıca birçok ilacın yan etkisi olarak, stres sebebiyle ya da duygusal, fiziksel ve zihinsel sorunlar doğrultusunda da oluşabilir.

İnsomnia’dan kurtulmak için uyku haplarının yanı sıra kediotu gibi bir takım bitkilere de başvurulabilir.

Geleneksel yöntemlerin başında, uyumadan önce sıcak süt içmek; uyanır uyanmaz sıcak bir duş almak, öğlen egzersiz yapmak, öğlen yemeğinde bol yemek yemek ve akşam yemeğinde az yemek yemek, ve erken yatmaya çalışmak gelir.

Geleneksel Çin tıbbı da yaklaşık bin yıldır insomnia lehinde kullanılmaktadır, genelde akapuntur, diyet ve yaşam analizi, bitkiler ana önlemleri oluşturur.

İnsomnia’dan kurtulmak [değiştir]

  • Kafein kullanmamaya çalışın. Kafein; kahveçayguaranakakaokola (tüm kola içecekleri) ,enerji içecekleri, çikolata ve şekelermeler gibi ürünlerin içerisinde bulunur.
  • Yatak odası ortamı da uyuyabilmek için oldukça mühimdir. Bazı insanlar, ışığa ve sese aşırı duyarlı olabilirler. Yatak odasını karanlık ve sessiz kılmak gerekir.
  • Eğer ki yatağınızda, okuyorsanız, yazıyorsanız, televizyon izliyorsanız ve birçok aktivite yapıyorsanız; yatağınızla uyumaya değin ilişkinizi zedelersiniz. Bunun yanı sıra, belli bir saatte yatağa gidip, belli bir saatte uyanmak da gerekir. Gün sırasında uyumamaya çalışın.
  • Uyarıcı ilaç kullanıyorsanız (ritalin, concerta, adderall vs) doktorunuza başvurduğunuzda insomnia şikayetinizle birlikte bu ilaç kullanımını da bildirmeniz de kontrendikasyonlar açısından faydalı olabilecektir.

Bunun yanı sıra birçok yöntemi aynı anda kullanarak da insomnia karşısında çözüme ulaşılabilir.

  • Kafanızı tamamen boşaltınız. Kitap okumak, müzik yapmak, puzzle yapmak, bir şeyler karalamak, resim yapamasanız bile boş kağıda boş şeyler yazmak gibi şeylerle uğraşın. 1-2 gün içinde uykuya geçişlerin daha kolay olacağını göreceksiniz.

kaynak:vikipedi

Şimdi merak ediyorum da hasta mıyım ben?

Kurtulma yollarına bakalım;

kafein diyor her gün kola içiyorum, yatak odası karanlık olacak diyor karanlıkta yatamıyorum(-ki son zamanlarda sessiz de yatamıyorum), gün sırasında değil gece sırasında da uyuyamıyorum, uyarı ilacına koyim, kafayı nasıl boşaltıcam bi bilsem bunca yıldır bulmaz mıydım?

Yaz Gelsin Artık!

Gerçekten artık yaz gelsin istiyorum! milyon kat giyinip sokağa çıkmak zorunda kalmaktan sıkıldım yahu…

 

Neyse eh her zamanki gibi aylar geçtikten sonra bir yazı yazasım geldi(aslında pek gelmedi ama canım çok sıkıldı yazayım dedim). Ne yazsam diye düşündüm, düşündüm, düşündüm sonuç olarak yazasım olan hiçbir şey bulamadım. O yüzden saçmalamaya karar verdim. Bi de geçmişe dönük bi analiz yapar, özet geçerim oh mis.

 

En son yazımı 22 Eylül’de yazmışım. Çok manidar bi günmüş gerçekten… Kısaca bahsetmişim o zaman da 18 Ekim’de olacak konserden, aslında orada 11 Ekim demişim fakat sonra mekan falan filan derken 18 Ekim’e çekip rahat etmiştik. Pek kral olmuştu gerçekten bi tane daha olsa da eğlensek, yorulsak demiyo değilim aslında ama nedense soğur gibi oldum birileriyle bu işe girmekten. Kendi başınıza yapın yapacağınız şeyleri ki yapmadıkları halde üzerlerine kredi almaya çalışanlara aman vermeyin rahat edin. İmkanınız varsa yapın yoksa kalabalığa bulaşmayın hiç, canınız sıkılmasın.

 

*Çok alakasız ama bunu yazmaya çalışırken bi şarkı dinliyorum ki çok sevdim son 2 gündür. The Do diye bi hatun sesi pek bi tatlı, pek bi hoş, pek bi sevilesi.

 

*Neyse geçtik konser muhabbetini sırada erasmus öğrenci değişim programıyla evimde “misafir” ettiğim daha sonra ağzıma sıçıp bırakan macar gençleri ve bu duruma seyirci kalıp “hiçbir şey yapmıyoruz biz” diyen Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Birimi var.

 

*Kısa bi özet geçmek gerekirse; Ben ve ev arkadaşım sercan eve 2 adet macar öğrenci almıştık ve elimizden gelen yardımı yaptık aylarca ya da yapmaya çalıştık. Hatta kendileri de bu durumu kabul ettiler. Bi gün evde otururken biz evden ayrılıyoruz dediler bizde eyvallah dedik. Ödemeniz gerekenleri de bi ara ödersiniz dedik ve tamam diyip gittiler. Daha sonra nedense hakkımda Facebook üzerinde gereksiz karalama hareketine girip hakaret içeren sözler söylediler. E yapacak bir şey kalmadı davaya verdik ama ifade verdiğimiz cumhuriyet savcılığının da söylediği gibi “bir şey olmaz bunlar gider ülkelerine dava açılasıya kadar”  lafları gerçekleşti. Ne paramızı alabildik ne hakkımızı alabildik, sağolsunlar.

 

*Erasmusluların evden ayrılmasıyla başlayan sıkıntılı dönem henüz bitmek bilmiş değil tabi ki. Önce onlar çıktığı için evin ücretini kaldıramayacağımıza kanaat getirip acil bi kararla evden ayrılıp 2. vizelerin hemen ardından ev bulup taşınmakla uğraştık(-ne kadar mantıklı bi hareketti hala düşünüyorum). Taşındık falan derken elektriği, doğalgazı, interneti bi anda baktık ki ödeyemeceğimiz kadar borcun altına girmişiz. O borçları ödeyelim derken başka borçlar falan derken gittikçe boka battık da battık. Bu olaylar olurken aldığımı telefonun faturasının beklenenin 200tl üzerinde gelmesi ise boka sarmış maddi durumunun artık düzelemeyeceğinin bi kanıtı gibi bir şey oldu işte.

 

*O arada hayatımda ilk kez bi derse gitmek isteyip de gidemedim. Telefonumun çalan alarmını duymadım! O günü unutamayacağım hiç!

 

*Telefon faturası demiştim, evet. Bi telefon aldım uzun zaman sonra çok gaza gelip belki iyi yapıp belki de kötü yapıp ama aldım. Pişman mıyım? Asla. Hatta bana göre dünyanın en güzel telefonunu aldım. Güle güle kullanayım (: Merak edenler olur mu ya da olmaz mı bilmiyorum ama çok hava atasım geldi artık bi adet Blackberry Torch 9800 telefonum var. Uzunca bi süredir aslında bi gün blackberry alıcam diyordum ve 2 ay önce bunu başardım. Daha doğrusu babam sağolsun. Hatta okuma ihtimaline karşı çok sağol baba!

 

*Diğer bi konu EskiRock – Eskişehir Rock Topluluğu ile ilgili gelişmeler. Burası çok kısa sürecek çünkü hiçbir gelişme yok (: Nedendir bilinmez konserden sonra bi kaç gün sürmesi planlanan dinlenme evresi 4. ayında… bakalım ne kadar devam edecek. Gruptaki herkes iş yaptığını iddia ediyordur belki ama ben dahil hiçkimse bir şey yapmıyor.

 

*Menajerliğini yaptığımız gruplardan bir tanesi(Garmadh – Majeste) Kanal26′da yayınlanacak olan bi sinema programının müziklerini yapıcak.

 

*Anadolu Üniversitesi Rock Kulübü olarak 1. dönem yapamadığımız her şeyi 2. dönem yapıcaz. Yeni bi kadro ile, bu işe el atmak isteyen insanlar ile, bu işe destek olmak isteyen insanlar ile yeni projeler, yeni fikirler üretip bunları gerçekleştiricez. Ben yaptım ya da yapıcam demektense yapıcaz demek daha makul görünüyor burada. Öncelikli proje olarak üye sayımızı katlamak ve bu sağlanan kitleye gereken önemi verip ona göre gerekeni sağlmak. Bu da görünüşe göre 2. dönemin başında gerçekleşek kış festivali ve üye alımları ile gerçekleşecek gibi duruyor.

 

*Bir şey farkettim bunca zamandır hiçbir yere hiçbir şey yazmamışım… ne ekşi, ne uludağ, ne itü, ne de başka bir yer. Ne kadar da kıt geçmiş 3-4 ayım.

 

*Yeni evimiz çok küçük! 1+1+mutfak ama nedense rahat edemiyorum bir türlü. Daralıyorum evde… zaten eşyalarımın sadece 3′te 1′i falan odamda heralde. Eski odam evimizden daha büyüktü…

 

*24 isimli diziye çok kilitlendim bu ara…

 

*Bilgisayarım bozuldu… Beni tanıyanlar bilgisayara ne kadar bağımlı bi insan olduğumu bilirler ama bi süredir bilgisayarım yok ne yazık ki. Sağolsun Sercan tatile gitmeden önce bilgisayarını bana bıraktı da rahatım bi süre için de olsa, daha sonra ne yapacağım ise belirsizliğini korumakta.

 

*Yazacak başka ne var diye düşünüyorum ve bulamıyorum belki yine sıkıldıkça eklerim bir şeyler… ama bu sefer blogun devamlılığından bahsetmeyeceğim çünkü bahsedince bi şey olmuyor. Yazasım varsa her türlü yazarım.

 

Saygılar, sevgiler.

This post is super-awesome*

Anca zaman bulup yazabiliyorum son zamanlarda neler olduğunu. Oldukça sıkıcı, sıkışık ve yorucu bir dönemden geçtik Eskişehir Rock Topluluğu olarak. Sebebi ise Ekim ayında düzenlemeye çalıştığımız ama bir türlü ayarını tutturamadığımız EskiRock Metal Festivali’ydi. Fakat sonunda dün bunu başarabildik!

Etkinlik ile ilgili detay;

11 Ekim’de düzenleyeceğimiz Eskirock Metal Fest Vol.I grupları belirlenmiştir.

Etkinlik programı şu şekildedir:

18:00 – 18:45 Godspel (Progressive)
http://www.myspace.com/godspelband

18:45 – 19:30 Mosh (Metalcore/Melo-death)
http://www.myspace.com/moshofficial

19:30 – 20:30 Amoral Vuslat (Death/Grind)
http://www.myspace.com/amoralvuslat

20:30 – 21:30 A’khuilon (Melodic Death/Death)
http://www.myspace.com/akhuilonband

21:30 – 22:30 Hope To Find (Progressive)
http://www.myspace.com/hopetofind

22:30 – 23:30 Garmadh (Black)
http://www.myspace.com/thetruegarmadh

23:30 Eskirock üye kartı sahipleri için çekiliş

Yer: 222 Park

Bilet 10 tl, Eskirock üye kartı sahiplerine 7.5tl’dir. Biletler yakında satışa çıkacaktır..

Ayrıca; Eskirock üye kartı sahibi olmak için Eskirock@gmail.com adresine mail atınız..

Sponsorlarımız:
Black Art
Pilot Cafe&Bar
2. Kat Cafe
Graphic Shop
Hera Cafe

http://www.facebook.com/event.php?eid=149977781694029

Mekan ile anlaşmamızı imzaladık, vereceğimizi verdik, sözlerimizi aldık ve artık resmi olarak 18 Ekim 2010 Pazartesi günü 222Park’ta konserimiz var. Duyan duymayan herkes gelsin, evet.

Bu ayarladığımız konser haricinde benim için önemli olan konulardan bir tanesi de tatildi ve sonunda 3 günlük de olsa bir yıl boyunca özlemle beklediğim Çubucak’ıma gidebildik! Cidden özlemişim mekanı, denize karşı içmeyi, çadırda acı çekerek yatmayı, domuz korkusuyla çadıra zar zor varıp onun eşek olduğunu öğrenmeyi falan. Güzel şeyler yaşamamak elde değil Çubucak’ta. Bi sene sonra tekrar oradayım gibi görünüyor bu ve bundan önceki en azından 15 sene boyunca olduğu gibi. Bunun haricinde yolculukta bir şey anladım, uzun mesafe kamyoncuları ve otobüs şoförleri çok büyük adamlar… resmen ağzıma yüzüme sıçıldı 10 saat araba sürdüm diye!

Tatil hakkında pek detay vermeye gerek yok çünkü düşündükçe tekrar canım istiyor o yüzden hiç gerek yok bana kalsın hatta biran önce unutayım ki sene boyu acı çekmeyim bu yüzden.

Kısa tutuyorum bugünü gelişmeleri yaymaya devam ederim elbet.

*Yazıyı yazarken wordpress’in yayımla butonunun üzerinde gördüm bu “this post is super-awesome” yazısını ne olduğunu bilemedim ama hoşlaştım.

Can sıkıntısına blogları gezerken bir blogda denk geldim bu teste. Sizin kişiliğiniz hakkında sorular sorarak cevaplarınıza göre hangi bozukluğa daha yatkın olduğunuzu çözümlemeye çalışıyor(tabi ne kadar başardığı bilinmez) Bana “Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu”na yakalanma şansımın oldukça yüksek olduğunu söyledi sağolsun (: Bende biraz araştırayım bari dedim.

Bu yazı buradan sonra çok çılgın bilgi içerir(abartı kısmı burası-bilgi istemeyenler için son 3 paragraf yeterli olur)

Kısaca nedir?

Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, (OKKB) ; Genç erişkinlik dönemimde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, esneklik, açıklık ve verimlilik pahasına düzenlilik,mükemmelliyetçilik, zihinsel ve kişilerarası kontrol koyma üzerine aşırı kafa yormanın olduğu sürekli bir örüntü.

Şimdi bu tür bir bozukluğa sahip olduğunuzu anlamanın yolu, öncelikle basite indirgenmiş 8 seçenekli bir listeden 4 tanesine sahip olmanızmış.

Seçenekleri verelim;

DSM IV Tanı Kriterlerine göre aşağıdaki 8 belirtiden en az 4′üne sahip kişiler obsesif kompulsif kişilik bozukluğuna sahiptir.

  1. Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılar, kurallar, listeler, sıralama, organize etme ya da program yapma ile uğraşır durur.
  2. İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmelliyetçilik gösterir (örn. kendisine özgü aşırı katı ölçütler karşılanamadığı için bir tasarıyı tamamlayamaz.)
  3. Boş zamanlarını değerlendirme etkinliklerinden ve arkadaslıklarından yoksun kalacak derecede kendisini iş ya da üretkenliğe adar (ekonomik gereksinmeleri ile açıklanamaz)
  4. Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermez (kültürel ya da dinsel özdeşimi ile açıklanamaz)
  5. Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz
  6. Başkaları, tam olarak kendisinin yaptığı gibi yapmayı kabul etmedikçe görev dağılımı yapmak ya da başkalarıyla birlikte çalışmak istemez.
  7. Para harcama konusunda hem kendisine, hem de başkalarına karşı cimri davranır; para, gelecekte ortaya çıkabilecek felaketler için biriktirilmesi gereken bir şey olarak görülür.
  8. Katı ve inatçıdır.

Evet bunlar wikipedia’da listelenmiş seçenekler. Peki ben bunlardan kaç tanesini sağlıyorum? “0″

Neyse test “high risk” klasmanından kalmış durumda bana göre.

Bundan sonra teste göre bir kişilik değerlendirmesi yapayım bari.

Eveeeett…. and the test goes tooooo;

Disorder Rating
Paranoid Personality Disorder: Low
Schizoid Personality Disorder: Moderate
Schizotypal Personality Disorder: Moderate
Antisocial Personality Disorder: Low
Borderline Personality Disorder: Low
Histrionic Personality Disorder: Low
Narcissistic Personality Disorder: Moderate
Avoidant Personality Disorder: Low
Dependent Personality Disorder: Moderate
Obsessive-Compulsive Disorder: High

Take the Personality Disorder Test
Personality Disorder Info

Low Risk düzeyindekilere hiç bulaşma ihtiyacı bile duymadım çok süpersonik bozukluklar var psikoloji dersinde öğrendiğim kadarıyla adam öğrenmeye korkuyor(du o zamanlar).

-Schizoid Personality Disorder

-Schizotypal Personality Disorder

-Narcissistic Personality Disorder

-Dependent Personality Disorder

Kısa araştırmamıza buradan devam edelim;

*Schizoid’ Personality Disorder diyor ki şizofreni ile karıştırmamak lazım, her ne kadar bazı ortak özellikleri olsa da. Schizoid Personality Disorder daha çok kendi içine kapanık bir hayat yaşama isteği, duygusal tepki eksikliği ya da sosyal yaşama ait bir heyecan duymama durumu gibi algılanabilirmiş.

Her ne kadar benimki bir kişilik bozukluğu olmasa da evden uzun süre çıkmasam da pek dert etmem bu durumu ama arada çıldırıp günlerce eve girme isteğim kaçıp sürekli birilerinin yanında olmayı isteyebilirim yani bu bozukluk da bana pek gelmedi. Neyse devam edelim…

*Schizotypal Personality Disorder ise şizofreni ile daha çok alakadar olan bir konuymuş. Sosyal olarak tamamen kendini izole etmeye dayalı düşünce, inanç ve davranışlara sahip olma şeklinde seyir halinde bir bozukluk işte. Bu hastalığı anlamam bile uzun sürdüğü için hiç gerek duymuyorum daha derin bir detaya verme işine.

*Narcissistic Personality Disorder kısmını gelmiş bulunmaktayız. Bu kısma yorum katmadan önce hazır yazılmış olanı buraya yazmak istedim.

“tanı ölçütleri: kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşırlar; başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi beklerler; sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorarlar;

özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna,özel kişilerle arkadaşlık etmesi gerektiğine inanırlar; çok beğenilmek isterler; hak kazandığı duygusu vardır; kişiler arası ilişkileri kendi çıkarı için kullanırlar; empati yapamazlar; başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp tanımlama konusunda isteksizdirler; başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanırlar; küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergilerler; bu kişiler, özel insanlardır ve özel tedavi gerekir. ilişkileri ve benlik saygısı kırılgandır, eleştiriyi kabullenemezler. kendi isteklerine ulaşmak için sempati yaparlar.”

Şimdi her insanın içerisinde birazcık da olsa narsistlik vardır sanki? Ya da bana öyle geliyor, kendimden biliyorum bazı zamanlar insanın kendisini diğerlerinden özel hissetmeye ya da arada da olsa farklı olduğunu hissetmesine belki de hissettirmesine ihtiyacı vardır diye düşünüyorum çünkü herkesin aynı olduğu bir ortamda bir farka sahip olmayı istemek bir bozukluk olmasa gerek. Zaten bu özelliklerin görüldüğü bütün bireyleri bozukluk kapsamına alıp klinik tedaviye başlasalardı kaç kişi kalırdı ki sokaklarda gezecek.

O yüzden diyorum ki kendinizi arada bir çok önemli hissetmeniz sizi hasta yapmaktansa özgüven tazelemesi işine yarayabilir sadece bu arada biri iyi ayarlamak lazım ki sonunda siz de hastalar arasına katılmayasınız.

*Dependent Personality Disorder kısaca hayatınızdaki önemli kararları dahi birilerine aldırmanız tadında bir şey. Başkalarına bağlı olarak yaşamak, onların tercihlerini sizinkinden daha önemli ve gerçekçi kabul etmek, günlük basit kararları almada bile sorun yaşamak, sürekli bir onay ihtiyacı duymak.

Kimi zaman böyle hissettiğim olmuyor değil hatta çoğu zaman yapmadan önce birilerine sormak isterim yaptığım bir işi ama benimki tabi ki bozukluk seviyesinde değil(ya da öyle mi acaba?):P Evet bu bozukluk böyle bir bozuklukmuş.

Eğer ki yukarıda yazan kişilik bozukluklarından en azından bir tanesine sahip olduğunuzu düşünüyorsanız bir an önce bir doktora gidip yardım alsanız hem sizin adınıza hem çevreniz adına hiç fena bir karar olmaz sanırım (:


Buda yazmış olduğum sosyal mesaj içeren yazılardan bir tanesi oldu işte. Belki de ilkidir hatırlamıyorum ki bunca zamandır ne yazmışım ne etmişim.

Her ne kadar yeri burası olmasa da bir önceki yazıda yazdığım AÖF Bütünleme Sınavları’na taksit yatıramadığım için giremediğimi düşünmüştüm ama yalanmış, girebiliyormuşum mallık AÖFBÜRO sitesindeymiş. Sınav günü sınav giriş bilgilerini verirse ben sınava giremem tabi ki, neyse…

Diğer bir olay ise temayı değiştirdim. Geçen Mesut’la konuşurken tema değiştireceğini söylemişti, benim de aklımdaydı fakat blog ile uğraşmadığım için temayı değiştirmek gereksiz gelmişti ama gaza gelip tekrar yazmaya başlayınca temayı değiştirmek kaçınılmaz oldu ve değiştirdim, evet.

Umarım güzel olmuştur.

Bugünlük sosyal mesaj ve kişisel mesajlarımızın sonuna geldik bir sonrakinde görüşürüz artık.

Deli lafı geçince ortamda akla “One Flew Over The Cuckoo’s Nest” gelmemesi mümkün değil tabi ki.

O zaman bu benden olsun;

Yine uzun bir aradan sonra buradayız, evet sonunda bir daha gaza gelmiş bulunmaktayım, sanırım Denizli’ye gelmemin gazı bu. Normal şartlar altında dün Denizli’ye gelip bu gece İskenderun’a yola çıkmam gerekiyordu fakat geçirdiğim berbat yolculuk(yanımdaki sarhoş şerefsiz) ve üstüne üstlük günlerdir devam eden bel ağrısı sebebiyle bugün Denizli’de kalıp İskenderun’a gitmemeye karar verdim.

Mantıklı bir karar mıydı yoksa değil miydi yakında anlarız galiba.

İskenderun’a gitmek için tek sebebim vardı o da abimin askerlikte ilk zamanları olması ve yemin töreni muhabbetine katılmak istememdi. Her ne kadar istesemde daha önce yazdığım gibi bel ağrımın etkisi çok büyük oldu.

Bel ağrımın sebebide yaz boyu eşya taşımaktan olsa gerek artık yaklaşık bir hafta önce belimin son yatağı taşırken iflas etmesinden mütevellit olsa gerek.

Aman siz siz olun bele dikkat edin fena ağrıyor bu meret!

Neyse şu otobüste yanımda oturan sarhoş ibineye geri dönmek istiyorum! Otobüse binmeden önce Savaşalp’lerde çiğköfte rakı ve ballı hardallı tavuk içeren çılgın bir ortam vardı otobüse binmek zorunda olduğum için bu ortamda pek bulunamasam da bulunduğum süre benim için yeterdi, sağolsunlar. Yani otobüse binmeden önce bir duble rakımı içerek keyiflendim yeterince. Neyse bindim otobüse bekliyorum kalkacağı zamanı…

Son ana kadar yanım boştu içimde bu umut bi neşe oh yayılıp gidicem kendi halimde falan ama son anda bi eleman etrafına malca bakınarak bi yer arama derdine tutuldu sonra çat diye geldi yanıma oturdu. Her ne kadar ilk görüşte ne kadar mal bir insana denk geldiğimi anlamış olsam da zaman ilerledikçe düşündüğümden çok daha fena bi durumla karşıkarşıya olduğumu anlamış oldum.

Eleman önündeki ekranı kullanmayı 50 kere göstermeme rağmen öğrenemedi! Bunun yanında her gösterişimde “oo süper kanka, harikasın, okay kanka mükemmelsin, vb…” ithamlarla kafamı sikmeye devam etmekteydi, tam anlamıyla!

İzlemeye çalıştığım 2012 belgeselinin ağzına sıçıp yarısından bir şey anlamama sebep olduğu için de ayrıca teşekkür ederim kendisine.

Ha ayrıyetten sürekli otobüsteki kızlar hakkında bağırarak konuşup bütün otobüsün bizden iğrenircesine bakmasına ise hiçbir şey söyleyemez haldeyim.

Bir yandan otobüste bel ağrısıyla düzgün bir pozisyon ararken diğer yandan adamın uykusunda kolunu suratıma, kafama, omzuma vurması da olaya oldukça heyecan kattı yalan yok.

Kısaca hayatımın en iyi başlayan ama en kötü sonlanan otobüs yolculuğunu yaşamış oldum. Umarım bir daha yaşamam.

Bu ve bunun gibi sebepler bir araya gelerek Denizli-İskenderun güzargahının 13 saat olması da cabası olunca bugün o otobüse binmeyip evde kendim kalma kararı aldım(Fazla laf söylemeyen annemede buradan teşekkür ederim.)

Bunlar haricinde hayattan kısa özet geçme vakti geldi yine…

*Açık Öğretim 2. taksidini ödemeyi unuttuğum için bütünleme sınavlarına giremedim(aklıma sokayım)

*Eve okullar açılırken gelmesini beklediğim 2 adet sevgili macar kardeşlerimiz evimize geldiler. Bir tanesi kel, zayıf, uzun, gözlüklü diğeri ise saçlı tüysüz zayıf orta boy vs. kısa zaman beraber olduğumuz için şu anda sadece fiziksel özellik verebiliyorum. Karakter analizi bir sonraki sayıda. Adamları evde kendi başlarına bıraktım, umarım evin ağzını sevmezler. (Mesut! olum bakarak ol bebelere, yazık.)

*EskiRock websitesini sonunda açabildim. Çok uzun sürdü, çok aksadı, fazla uğraşamadım vs vs derken sonunda açtık evet. Gelen tepkiler sitenin eski sitelere göre oldukça profesyonel göründüğü yönünde. Sağolsunlar! Gerçekten eskilere uğraştığım süre bunun yanında bahsedilmez bile.

*Ekim ayında yapmayı planladığımız etkinlik detayları yavaş yavaş oturtulmaya başlamışken bazı “yardımsever” abilerimiz yardımı çok sevmeleri sebebiyle ilerleyen bir tarihe ertelenecek gibi durmakta. Umarım böyle bir şey olmaz da alnımızın akıyla yapabiliriz bu işi.

*Mahmut Kamil ismini verdiğim kediciğim bütcemin ağzına sıçması ve çizilmedik uzvumu bırakmaması sebebiyle yakında başka ufuklara yelken açacağa benziyor. Her ne kadar beraber de uyusak bir süre sonra kaldıramıyor insan bu kadar hırpalanmayı :P

*Bir dönem daha çok sevdiğim “özel tekrar öğrencisi” olma durumumu devam ettireceğim. Her ne kadar almış olduğum dersleri geçsem de yeterince geçememişiz ki hala devam ediyoruz. Umarım ki bu dönem kurtulurum çünkü cidden bıkkınlık geldi aynı dersleri almaktan.

Evet, şimdilik akla gelen geçmiş detaylar bunlar belki yakın zamanda gelişen hayat ile ilgili bir şeyler daha yazarım belki aylarca yine bir şey yazmam ama en azından dönüp dolaşıp buraya geri dönüyorum ona yapacak bir şey yok.

Ha bi de blogun temasından sıkıldım yenisini koydum gözüme pek hoş geldi ama çok renkli falan geldi belki yeniden değiştiririm gözüm kaldı bir tanesinde ya hadi bakalım.

Öperim, saygılar.

İstanbul Eskisi Gibi Değil…

Yavaştan kendime gelirken, günler geçmişken artık aklımdakileri iyice unutmadan bir şeyler karalayayım dedim, İstanbul hakkında.

Ne kadar büyük, kalabalık ya da güzel olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım ki herkes bi şekilde duyup ya da görüp öğrenmiştir artık.

Otobüs ile başlıyor gezi…

uykusuz geçen saatler, ardından fuar alanına erken gitme sebebi ile zorunlu bekleme falan.

Otobüste tanıdık birilerini olduğunda eğlenceli olabileceğine inandım bir kez daha. En azından sıkılınca konuşacak birileri ya da eğlenecek birileri oluyor kimi zaman herkes uyusa da uyanık olduklarında böyle oluyor en azından.

Fuarda geçen bir kaç saat ardından taksim çıkartması, nevizade, peyote, eminönü’nde balık ekmek, tekrar taksim, dürümcü birileri, akdeniz pub, midye dolmanın güzelliği, dönüş için bir kaç saatliğine kalacak bir yer, dönüş yolu, tren sefası…

kısaca böyleydi İstanbul macerası ama biraz daha detay gerekir sanki 3 cümle ile bitirmeyeyim yazıyı.

nevizade: sen ne kalabalık, ne bar dolu bir sokaksın öyle! her yer bar, her yerde içen eğlenen insanlar… akşam olunca sokakta yürüyememenin verdiği rahatsızlık ama o ortamda olmanın mutluluğu falan… ne kadar garip şeylermiş bunlar. kalabalıkta mutluluğa ermek değişikti gerçekten.

peyote: çalışan eleman tam bi gobel! kafamızda şişe falan kırar diye düşündüm ama yapmadı sağolsun. güzel mekan, müzikleri daha bi güzel. çalan şarkının adını sorduğum da ise aldığım cevap “God is an astronaut bilmiyor musun yoksa?”  oldu ki bu da garip. sanırım oraya gitmeden önce herkes bunu öğrenmeli, okuyan olursa haberdar edeyim şimdiden. iyi ki biliyorduk da kapı dışarı falan etmeyi düşünmediler beni.

eminönü’de balık ekmek: hayatımın ikinci balık ekmeğini yedim hatırladığım kadarıyla ki ilk yediğimde bünyem kaldırmamış gece boyu içimdekileri dışarı çıkartmakla uğraşmıştım. sevinçliyim ki bu sefer öyle bir şey gelmedi başıma. bir şey anladım Türkiye’de turistlere fena kayıyorlar. biz bi balık ekmeği 4tl’ye yerken yan masamızda oturan sevgili capon abilerimiz ve ablalarımız 10′ar tl’yi veriyorlardı paşa paşa.

dürümcü birileri: hatırlamıyorum ismini sinirliydim o sıra. sadece tadına baktım tok olmama rağmen tayfun’un gereksiz israrları sebebiyle oldu o da ki tadını bile hatırlamıyorum ama herkesin deliler gibi yediğini ve yine herkesin “yesene sende” demesinin gereksizliğini göz önüne aldığımda sanırım güzeldi.

akdeniz pub: 5-6 kat vardı heralde yüksekliği, merdivenleri ise o kadar küçük yapılmış ki kafası güzel olan birilerinin oradan her gün yuvarlandığına dair her türlü iddiaya girebilirim, neyse. bizden önce bizim okuldan gelen bi grup varmış hesabı oraya mı kitlemeye çalıştılar yoksa hesap onlara mı kitlenmeye çalıştı bilmiyorum fakat birbirlerine girdiler, ben oturdum biramı içtim. çok önemli değil. çalan şarkılar ise eskişehir’de kolay kolay bulunmayacak tada sahip heavy metal! helal olsun orada olduğum süre boyunca çok kral parçalar dinledim.

midye dolmanın güzelliği: yok böyle bir şey! içi dolu dolu, etli of of of diyerek yiyor insan. eskişehir’de yok tabi bu kadar kralı, tazesi. yedim doya doya. detaya gerek yok.

gecenin sonu burada geliyor… bu ana kadar hiç uyuma şansı bulamadım ki bu 24 saat falan yapıyor rahat bir şekilde. yani 24 saat uykusuzluk+yorgunluk+pişik tehlikesi=çöküş. kesinlikle bu andan sonra yaşadıklarım tamamen çöküş adı altına rahatlıkla girebilir.

tayfun’un arkadaşı gökhanların evine gidip 2 saatlik uyku hayatımda yeni bi sayfa açtı resmen. gözümü kapattığım anda uyuyabildiğime inandım.

ve son olarak tren… çok güzel ve rahatmış ya da ben çok yorgundum bana öyle geldi ama nedense yine uyuyamadım. sanırım hareket eden bir şeylerin içinde olduğum zaman uyuyamıyorum ya da sadece bu haftasonu böyle bir sorunum vardı.

neyse sonunda eskişehir’deyim. seviyorum bu şehri. istanbul o kadar kalabalıkmış ve birbirinden alakasız çevrelerde takılan bir şehirmiş ki eskişehir’e gelince buranın değerini anladım bi kere daha. en azından gitmek istediğim yere en fazla yarım saat içinde ulaşabiliyorum. istanbul’da mı? en azından 1 saati gözden çıkarmak lazım sanırım.

Bonus Objective:

Yaşamdan Gelişmeler!

Uzun süre geçti yine son yazı üzerinden ama bu sefer çok yazasım geldi. Bi anda içim yazma aşkıyla falan doldu, bi garip oldu. Yarım saat sonra derse gidicem onun heyecanı olsa gerek.

Son zamanlarımdan kısa kısa özetler geçme olayına giriyorum tekrardan.

- Vize haftası genel itibariyle içimde patlayan bir hafta oldu, zevkliydi çok. Hiç hissetmedim acısını, alışmışım belli ki.

- Açık Öğretim vizeleri daha kibardı, daha az hissettirdi. Son girdiğim iktisat sınavı biraz fazlaca kolaydı, daha doğrusu sorular kısaydı çabuk bitti. Sınavdan erken çıkarmadıkları için yarım saat limitini doldurmak adına iktisad sorularının yanına 30 adet ingilizce 30 adet almanca sorusu çözdüm bonus olaraktan ki zamanı yine dolduramadım. nasıl olduğunu anlamadım ama 90 soru 25 dk? çok saçma.

- Son zamanlarda ara ara gelip giden mutluluk dalgalarıyla takılıyorum güzel oluyor, en sonuncusu dün gün boyu benimleydi, güzeldi, çok güzeldi.

- Mesut ile Yeşil Kamera yarışmasına katılıyoruz 5dk’lık çevre ile ilgili bir kısa film çekmemiz gerekiyor, senaryo yazıp, yöneticez, güzel olacak. Ödülünü sevdim en baştan (.

- Her zaman ki gibi bir hava değişikliğine ihtiyacım var bu ara bi Denizli çıkartması yapmayı planlıyorum hadi bakalım.

- Metal Invasion III kapıda. Heyecanlı bekleyiş başladı. Son Chaos V organizasyonundan sonra en azından daha güzel bi mekanda sevilen insanlarla beraber olmanın vereceği hazzı yaşayacağız, bekleriz.

Gelecek gruplar: Akhuilon, The Trusted, Amoral Vuslat, Kene, Ancestry

Olaya Akhuilon’un fotoğrafçısı olarak katılacağım, değişik bir his olacak benim için.

—–

Kısaca böyle olaylar, daha aklıma gelmeyen saçma sapan bir ton şey de olmuştur kesin de aklıma gelmediği için yazamadım doğal olaraktan, sonra gelirse eklerse, gelmezse çok dert etmem hani zaten o kadar önemli değildir demek ki.

Bonus: Yeni favorim.

Metal Invasion 3 ile ilgili gelişmeleri ileride eklerim, tam olur.

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.