Some Kind Of Human

Bir nevi insan icadı!

Month: Şubat, 2009

Açık Doğum Günü Öğretimi


5-6 gün olmuş yine yazmayalı bloga. bir türlü seri yakalayıp yazmayı başaramadım, nedense. çok büyük hedeflerim vardı aslında, ilk başladığımda bu olaya. hergün yazıcam gibi bir hırsım vardı hatta ama başarısız bir deneme oldu hergün yazma fikri. neyse görünüş o ki böyle de gayet güzel ilerliyor. okuyanlarımız belli sevdiğim insanlar, hep varolsunlar.

konuya girelim hemen. yazmadığım 5 gün içerisinde ne oldu? bir kaç bir şey oldu anlatmaya değecek statüde.

önceliği savaşalp’in doğum günü alıyor tabi ki. zenci kişisinin büyük sürpriz uğraşları sonucunda başarı ile atlatılan bir eğlenceydi gerçekten. buradan zenci’ye selamlarımı iletiyorum. başka doğum günlerini de aynı üst düzey idare kabiliyetiyle gerçekleştirmesini umuyorum-helal be sana zenci-. 7.30 civarında espark önünde buluşma ile başladı asıl olay. toplaşılıp savaşalplere gidildi. kapıda pastanın mumları söndürüldü. heyecan doruklardaydı. “iyi ki doğdun savaşalp” ve benzeri nidalarla giriş yapıldı geceye. tayfun isimli şahsın getirdiği-öyle de garip bir insan- 100cc absolut mandrin eşliğinde devam etti güzel gece. “dayanırım, kafa olmam” ümidi ile başladığım gecenin sonunda “neye dayanıyosun sen, yavaş dayan” ümitsizliği yer etmişti zihnime. mutfakta kaymış kafayla yapılan garip muhabbetlere diyecek söz yok zaten.

neden o kadar derine indik orası ayrı bi garip zaten.

ayrı da bir tadı vardı o muhabbetlerin, savaşalp’in yan odadan arasıra verdiği tepkiler ve cevaplarla birlikte. az kişili ama öz kişili bir gündü kendi kanaatimce. eğlence, güzel kafa ile birleşince daha da bir güzel hava yaratıyormuş. bu bir kez daha kanıtlandı dün gece-bana göre-.

güzel bir gece bitti tabi ki. saçma bir sabaha merhaba modu her zaman ki gibi. hesabımda olan bütün parayı çekerek açık öğretim 2. taksidini yatırmaya gittim öğleden sonra.

ilk başta kampüsteki akbanka gittim oradan parayı çeker vakıfbanka yatırırım ümidiyle. doğal olarak “güzel” şansım sayesinde kampüsteki akbank atmsinin para vermediğini öğrendim.

eh dedim “daha vaktim var, çarşıdan yatırırım.”. çarşıya gittim akbanktan para çektim. içimde bir heyecan “oh eve giderim bir yemek yerim. açlıktan ölüyorum” duygusu.

vakıfbanka yaklaşırken bir insan kalabalığı gördüm. yaklaştıkca daha da büyüyen, her adımda insanın gözüne daha korkunç gelen bir insan kalabalığı. eskişehir’i bilenlere geliyor bundan sonraki açıklama. hani vakıfbanktan ilerleyince köşede iş bankası varya! işte kuyruk kıvrıla kıvrıla oraya gidiyor. aman tanrım! “güzel” şansım tekrar karşımdaydı.

anlamadığım şey bütün açık öğretim öğrencilerinin parayı yatırma işlemini neden son güne bıraktığıydı. hadi benim param anca yattı yahu önceden yatırsanıza paranızı! ne diye eziyet çektiriyorsunuz insanlara.

neyse sıra bir iki ilerliyor derken saat oldu 4.15. bir haber geliyor içeriden “sistem çöktü yarım saat sürer”. “Allah belanı versin VAKIFBANK!”  dedim içimden. hakediyor çünkü! eh hırs yaptım bir kere yatırmam lazım o parayı. yoksa faizle falan kim uğraşacak… zaten batmışız iyice.

içimden güzel güzel söverken kuyruk başladı tekrar ilerlemeye saat oldu 5. e banka 5’te kapanıyor ben kapıya yaklaştım iyice. bu an keserlerse oturup ağlarım dedim artık. arkadan itenler falan derken bir an içeriye attım kendimi.

bu arada 2 saat falan dışarıda bekledim artık dondum. bütün vücudum bir oldu titriyor. vücudumun kontrolünü elime alamaz oldum. içeriye girdim bu sefer sağdan biri itiyor, soldan biri itiyor dellendim iyice. yatırıp evime gidip kalorifere dayanmak istiyorum o an. tek bir amaça yönelik çalışıyordum.

en sonunda sıra bana geldi saat oldu 5.30-5.40 iyi ki banka görevlileri yatırmak isteyen herkesi alacaklarını söylediler ki onca zaman beklediğime yanmaz oldum. 2 saatlik anlamsız, soğuk, idiotik beklemenin ardından amacıma ulaştım eve giderken bi an donacağımı sandım. dedim bari bi yere girip ısınayım sonra içimde bir enerji “yürü olum! eve gidince yayılır oturursun” dedi. “sen bilirsin” dedim. kararttım gözleri, doğru eve.

eve geldikten sonra ise 1-2 saat kadar ellerim uyuşuk, karıncalı bir şekilde bana acı çektirdi ama sonuç olarak günün anlam ve önemi uygun bir zaman geçirmiştim o sırada. eh bu da bana ders olsun.

neymiş?

açık öğretim harcı son güne bırakılmazmış!

not: bir haftadır indirmeye çalıştığım alice cooper diskografisi sonunda bitti!

not2: torrentten oyun indirme saçmalığına tekrar bulaştım. dolayısıyla tekrardan virüslerle yaşar oldum.

not3: yeter başka not falan yok.

bugünün bonusu:

Sophie Monk Bonus

Sophie Monk Bonus

Aşık oldum. Ha bir de soyadı çok kralmış.

Günün mottosu: Spice up your life! Go vegetarian!

Reklamlar

Amerikan Futbolu üzerine tatlı olarak FRP


Dün hayatımın en yorucu günüydü. kesinlikle daha yorucu, daha zor geçen bir gün olmamıştı. olamazda. nasıl olsun ki?

saat 12’de futbol antrenmanına gittim. neredeyse 6 saat sürdü. o 6 saatin 4 saatini oradan oraya hoplayıp zıplayarak geçirdim. ben hayatım boyunca bu kadar koşup zıplamamıştım ki buna nasıl alışayım.

Ayrıntılı bir özet geçmek lazım bu duruma aslında.

Özet:

Hayatımda ilk kez amerikan futbolu ile tanışacaktım. sabahın köründe(10 a.m.) kalktım çanta falan hazırladım ki bir gün önce hava soğuk olur diye savaşalp’ten polar falan almıştım. neyse otobüs 12’de kalkacaktı. yunus emre kampüsü’nün önünde buluşulacaktı. eh ben de hazırlandım giyindim kuşandım çıktım evden.

kampüse gittiğimde henüz kimse yoktu. bi 5-10 dk. sonra millet gelmeye başladı. şaşırmıştım. her gelen yeni insandan sonra biraz daha şaşırıyordum. bu kadar iri insanı bir arada hiç görmüş müydüm acaba? büyük olasılıkla hayır. o sırada herkes toplandı hazırlandı. sonunda yola çıktık. otobüsle iki eylül kampüsü’ne gidicektik. orada bulunan çim sahayı kullanıyorlarmış antrenman olarak. “iyi o zaman” dedik. çıktık yola.

zaten hafta içi hergün içinde bulunduğum berbat kampüse bu sefer de cumartesi pazarları gidecektim galiba. kampüse vardık. besyo’nun tesislerine girdik ilk başta. soyunma kabinleri ve alet hedevat oradaymış. tesisleri hiç görmemiştim ama çok güzel bir yermiş yapana helal olsun! her ne kadar çölün ortasında böyle bir tesis ne işe yarar anlamasam da.

neyse giyindik, hazırlandık. sahaya çıktık. klasiktir önce koşarsın sonra ısınırsın sonra asıl antrenmana geçersin. her sporda böyledir bu olay. eh biz de öyle yaptık doğal olarak. başladık koşmaya… 1 tur 2 tur 3 tur 5 tur… yahu bitmedi, bitmiyor. ben de o sırada öldüm ölecem. ne nefes kaldı ne bir şey. hoca “volkan sen dur zorlama” demesini bekliyorum. ama yok hoca demiyor.  neyse bu düşüncenin içine girdikten sonra 2 tur daha döndüm. en sonunda hocadan o güzel sözler döküldü “volkan zorlanıyorsan bırak”. içime bir şeyler serpildi. direk bıraktım hızlı hızlı yürümeye başladım. eh bi kaç tur da öyle attım.

daha sonra takım da durdu ısınma hareketlerine geçildi. klasik hareketler. el kol ger, ayak ger, bilek ger vs. sonra gerçek antrenmana geçtik. bundan sonrası benim için pek zor olmadı aslında. zorlayıcı bir hareket yoktu pek. önce yere serilmiş bir halat merdiven üzerinde bir kaç saat farklı aksiyonlar yaşadık ki anlatmaya gerek yok zaten. daha sonra shoulder padlerin üzerinden atlayıp. atılan topu yakalayıp karşıdaki iki adamı geçmek gerekiyordu. fumble yapınca 10 şınav vardı. ellerim dengeliymiş ki hayatımda ilk kez tuttuğum topu sadece 2 kere düşürme şansı yakaladım. neyse aksiyon topu tutmakta değil zaten. iş topu tuttuktan sonra başlıyor. üzerine doğru gelen iki tane yarı dev boyutunda iki tane adam var sana kafa göz girecekler! üzerindeki shoulder pad ve kaska güvenerek dalıyorsun tabi takur takur geçiyorsun adamları. tabi bu başarılı olursan. yok topu düşürdün mü? yandın o zaman karşıdan gelen adam tutup atıyor seni yere kütük gibi. bu olay da bir kaç saat sürdü.

en sonunda iş maç kısmına geldi. doğal olarak amerikan futbolu ile ilgili bilgim bundan önceki 4-5 saat içerisinde öğrendiklerimden fazla olmadığı için ben kenarda bekleyen insan olacaktım. bu arada da donmak üzereydim. üzerimde bir tişört ve savaşalp’tan aldığım polar üzerinde shoulder pad vardı o kadar. saatlerce soğukta durdum ellerim zaten artık benim değildi.

neyse fırsat bu fırsat. baktım millet maç yapıcak sıcak bir ortam olsa diye düşünürken elemanlardan bir tanesi -sakatlığı sebebiyle dışarıda kalacakmış- “sen de dışarıdaysan gel soyunma odalarına gidelim” dedi. eh tabi ben durur muyum! koşa koşa! sıcağa girdim ama nasıl bir şeydir anlayamadım. o kadar alışmışım ki soğuğa. sıcakta bir mayışıklık çöktü tabi üzerime. kolumu kıpırdatacak halim yok. neyse soyunma kabinindeki benchlerden birine çöktüm sonra kalktım bi yüzümü yıkadım. sanıyorum ki kendime bunları yaptıktan sonra gelirim. yok tabi ki nereye!

giyindik hazırlandık. soyunma odasının dışında oturmaya başladık. bir kişi daha gelmişti -o da sakatlığından oynamamış-. daha sonra klasik maçın sonunu bekleme ve muhabbet şeklinde geçen bir zaman dilimi oldu.

sonra maçları bitti ki milletin üstü başı çamur sızlananlar… aman tanrım! o maçta olsam büyük ihtimalle ben de ölmüş olurdum. hatta belki ciddi anlamda bile ölürdüm kim bilir! herkesin giyinmesini bekledik. daha sonra servise bindik ve güzelim eskişehir sokaklarına döndük.

otobüste antrenman saatlerinden konuşuluyordu. bu antrenmanların haricinde bir de “body building” antrenmanları varmış ki akıllara zarar! haftada 3 gün! 2 gün de toplu antrenman! hafta bitti yahu! neyse alırlarsa katlanıcaz artık.

sonunda evime girebildim. yolda o kadar acı çektim ki yürürken. vücudumdaki en ufak gözeneklerden bile ağrı fıskırıyordu. merdiven çıkarken acı hissediyordum. kapıyı açarken acı hissediyordum. eğilip kalkarken sanki bir daha eğilip kalkamayacağımı düşünüyordum. en sonunda kendimi koltuğuma atabildim.

dedim bir de msn’e bakayım ve baktım bir de ne göreyim. akşama frp varmış. gözlerim karardı o an. “bu gece ölüyorum” dedim. o yorgunluğun üzerine frp oynayacaktık ama oyunu özlemiştim. uzun zaman olmuştu son oyunumuzdan bu yana. eh tabi bu fırsat kaçırılmaz. içimde kalan son yaşam partikülleri ile oyun zamanını bekledim.

zaman gelince de o partiküllere verdiğim son bir komut ile savaşalp’lerin evine gittim. oyunun başlama hazırlıkları sürüyordu tabi ki -yemek yemek ve charsheet hazırlamak- o sırada tabi ben acıların çocuğuydum. ama bir kahve içtikten sonra kısmen kendime gelmiştim.

derken oyun başladı. aman tanrım! direk aksiyon içerisinde bir cüceyim. ne kadar da güzel. cüce karakteri ile bir bütünüm ama class olarak da barbara ihtiyacım var neyse bu oyunda fighter olarak ilerleyeceğiz. tabi ne kadar rol kesme olayına barbar kadar adapte olamasam da bir şeyler yapıcaz artık.

zaman geçtikçe açıldım. o kadar acı hissetmez oldum. belki de tam olarak uyuştuğum için oldu böyle bir şey ama kim bilir. sağolsun savaşalp’te cillop gibi bir oyun hazırlamış ki eğlenceden ödün yok. sıkmadan ilerleyen bir oyun oldu yani o harap ve bitap düşmüş halime rağmen-oyunun detayları farklı bir yazıda-.

saat 11-12 civarı başladı oyun 4 gibi de bitti. eh sabahı ettik. giderken tayfun’la fırından birer ekmek aldık. eve geldim arasına dayadım yağı(sabahın 4’ünde) yedim. sonra zaten kıpırdayamadım yatağıma kadar süründüm ve yatağıma girdim.

bugün ise 2 saat önce uyandım. dün ki yorgunluğumun şiddeti bugün x8 haline geldi nedense. dün ağrımayan gözeneklerim bugün ağrımaya başladı. artık koltuktan kalkarken koltuk değneklerine ihtiyacım var. bir de bana çorba pişirip anne şefkati gösterecek güzel bi kıza.

umuyorum ki şu spor işine kısa sürede alışırım yoksa da ölür giderim zaten.

Bir sıkıntının ardından


Dün oldukça sıkıntılı bir gündü. nedense o kadar çok rahatsız hissediyordum ki kendimi. yapacak belki de o kadar çok şey olmasına rağmen hiçbir şey cazip gelmemişti. dedim “depresyona falan giriyoruz heralde”. tanrı yardımcımız olsun! neyse bugün düzeldim gibi pek bi rahat geçti be gün.

dışarı çıkıp biraz sosyalleşince insan rahatlıyormuş bunu da kesin kanıtlamış oldum. tabi her önüne gelenle dışarı çıkarsan daha da mal bir durum içerisine düşebilirsin. ama bugün güzel insanlar vardı yanımda. sağolsunlar. aslında bugün de evde boşlukta geçen saçma bir gün olacaktı ama işte son an kararları. en güzel kararlar. hep var olsunlar. neyse kalkıp gittim tabi ev sıkıntısından kurtulayım dedim. herkes kendi halinde takılıyordu bende birilerinin haline takılayım dedim çıktım dışarı. ne de güzel yapmışım.

asıl amacım müzik dinlemek olsa da pek başarılı değilde bu amaca ulaşma oranım. galiba 2-3 şarkı dinledim canlı canlı. güzel şarkılardı ama yalan yok. iyi çalıyordu çalanlar. ne kadar amatör de olsa. saygımız sonsuz. eh 3 şarkı sonrası dağılan bir topluluktu bizimkisi. daha doğrusu onlar saatlerdir oradaydı da benim gidişim son 3’e denk geldi. çıkılan mekan sonrası eve giden ve eve gitmek isteyen bir topluluk bir de eve gitmek istemeyen sokak çocuğu ben ve yanıma buldum canım yandaşlar. iyi ki dönmüşler benim yoluma-sağolasın gençler. yoksa evde patlardım ben.

bar sonrası mekan bulma arayışlarındaki 4 kişi. birisi onları bir yere sokmaya çalışıyor diğerleri ise girmemeye. eğlenceli de aslında. en son karar mc donald’s amcanın çiftliği. ne de güzel yer. tapılacak adam şu Ray Kroch. dünyaya böyle kaliteli bir yer kazandırdığı için. evet evet tapıyorum sana duy beni!

sorun şu ki ben seviyorum yiyorum-param olunca-. bir de bu mereti sevip yiyemeyen can insanlar var ki ne hüzünlüdür onlara. ama bak üzülme be oğlum sen de yiyiceksin düzelince :) hatta hatırlat ilk hamburgerin benden olsun. bir de mc donalds muhabbetleri var ya. belki de onlardır aslında mc donaldsı güzel yapan. can sıkıntısına birebir, bir dost yanında mc donalds.

kısa ama güzel birgündü. tekrar yaşanması ümidiyle tabi ki.

ha bir de şu ders seçme işi toptan hallolsaydı da yarın okula gitmek zorunda kalmasaydım. yol parasına bi tane cheeseburger yerdim belki.

bir de gariptir. bugün okula çok hırslı gitmiştim defter falan götürdüm “hadi yaz oğlum artık şu dersleri” mantığı içerisinde ama yine başarısız oldum. ya okulda bir şeyler var ya bende ki büyük ihtimal sorunlu bir bünyeye sahibim. eh bu dönem o sorunu çözeyim artık boşa daha da uzamasın.

sıktı.

cidden bak.

duydun mu?

bir de iki olsun buda. koray bugün çok kral bir tema yapmış kendi bloguna. helal olsun dedim valla. ah bir de ben kendime yapabilsem öyle şeyler. can sıkıntısı bir de o taraflardan vursa bana da değişiklik olsa. buradan koray’a sesleniyorum o logodan bir tane de ben isterim :)

seviyorum be sizleri.

bu da bonus:

Sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı… ve daha niceleri


Sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı sıkıntı…. ve daha niceleri.

evet evet aynen böyle hissediyorum şu anda. patladım patlayacağım yahu. ne kadar da amaçsız oldum şu gün itibariyle. okula gittim ders yok. eve geldim yapacak bir şey yok. başım çatlıyor bir yandan. öldüm öleceğim az kaldı.

hayır yapacak bir işim olsa cidden şu an o kadar da şevkle yapardım ki. yok ki a.q mal gibi oturuyorum öyle, kafa patlatmacasına. müzik dinle, bir şeyler oku, müzik dinle, bir şey ye, bir şey oku! yeter yahu! ciddi anlamda aksiyona ihtiyacım var benim. geçen gün bir koşayım dedim. içim dışıma çıktı yolda patlayacaktım.

eh amerikan futbolu oynayalım dedik ya bakalım ne yapacağız. eskiden olsa çatır çatır koşardım. ciğer vardı hiç yoktan. şimdi ise fos oldu herşey.

yarın da yine teknik resim denen lanet ders var. hocaya gidip diyicem “özledin mi beni” diye. hiç kaçarı yok. sıkıldım adamın suratını görmekten yahu. o değil de git paşalar gibi çiz sınava girme dersten kal. gel de sövme kendine sonra.

ah ah bir şeyler olsa uğraşacak…

içip unutayım desem… cık o da olmuyor. hiç canım çekmiyor valla. bu yazıyı bile istemeye istemeye yazıyorum. sırf belki rahatlatır düşüncesi sevk etti beni bu yazıyı yazmaya. başka bir kaç düşüncem olsa da onlar da başka şeylere sevk etse. ah ne de güzel olurdu ya!

insan oturmaktan da bu kadar sıkılır mı ya! galiba kendimi birazdan sokaklara vuracağım. tek çare o gibi geliyor şimdilik gözüme. umarım ki bu son umudumda bir şeyler değişir. yolda bir kaç insan göreyim bari. bu vakitte de kimi göreceksim…

Öyle bir şeyler işte.


Saat 06:28

Bilgisayarın başındayım hala, ne yaptığımı bile bilmiyorum. o kadar çok uykum var ki!

Kısa bir gün özeti yapmak geldi içimden, hiç yapmazdım oysa böyle bir şey. ne gerek var ki düşünmeye; yok günlükmüş, daha sonra okuyup hatırlarmışız.

neyi hatırlarız? yapmışsın bitmiş.

aynı şeyi bir daha yapabilir misin? hayır.

aynı şeyi bir daha düşününce eline ne geçer? hiçbir şey.

yapabileceğin tek şey düşünce tatmini sağlamak. o da nereye kadar?

neyse, uykusuzluk var ya üzerimde ondan böyle garipsedim kendimi. kim bilir yarın bu düşündüklerimin ne kadar saçma olduğunu da düşünebilirim.

hayat bu…

eh, gün özeti geçicem dedim ama başlayamadım. bir kaç cümle yeter aslında ama uzatmak istiyorum. vaktin geç olmasının, buna bağlı olarak üzerime çöken uykunun bende yarattığı şizofren kişilik bunalımını kullanarak uzatmak istiyorum.

sonra birileri saçma derse hani diye şimdiden söyleyeyim.

saçma olacak tabi saat olmuş 06:35! uykum var be can.

hadi gir ama söze diye bekleyen de olabilir. blog’umu yüzlerce kişi okuyor ya sanki, bir de öyle davranmak var. eğlenceli gibi geldi gözüme. google’den 3 kişi girmiş blog’uma saygı ile anıyorum onları buradan. bir daha girmeyecekleri bilsem dahi! kim bilir belki de girerler, hatta bu yazıyı okurlar, hatta o kadar da abartırlar bir de yorum yazarlar. işte o insanlardır ki en asil duyguya hakimlerdir.

5 gün oldu be hakim bey şu blog’u açalı nedendir bu “o dağları ben yarattım” havası. o da nasıl bir havaysa(!) şarkı gibi, türkü gibi. sevsinler.

yazı boyunca hiçbir bütünlük olmayacakmış gibi geliyor değil mi insana okuyunca?  yok ben yazarken öyle hissediyorum da “acaba okuyanlar da aynı hisleri paylaşıyorlar mıdır?” dedim.

işin özü:

bugün sabahın körüne kurdum saatimi(09:00) ders kayıdım vardı bugün, dedim erken yapayım kontenjan kalmıyor sonra. nasıl bir sistem varsa bu garip okulda o da bir garip ders kaydı 9’da açılıyorsa bilin ki seçmeli dersler 9:10’da dolmuştur.

neyse, 9’a kurduğum saatimi nedendir bilinmez saat 11:35 sularında duyma şerefine nail oldum. eh doğal olarak sövdüm içten içten. “boşver be volkan, iyi olur” dedim başladım ders seçmeye. o kadar da kısa sürmez sanıyordum, neredeyse sayfayı açar açmaz bitti seçeceğim dersler.

neden mi öyle oldu?

yurdumun güzide üniversitelerinde birisi olan canım üniversitemin ders proglama sistemi öyledir ki düz dönem devam etseniz bile çakışan ders bulursunuz! eh ben düz devam edemeyen bir bünye olduğum için almam gereken derslerin büyük çoğunluğu, almak istediğim dersler ile çakıştı. böyle olunca ortaya koca bir sorun çıktı ki çözüm ne tarafta olursa olsun gerçek çözüm ile alakadar olamazdı. neyse seçtim 5-6 ders dedim “bu dönem eskileri kaldırayım ki bir daha gözümün önüne gelmesinler, ortalama düşürüp çabuk bitireyim diye uğraşacağıma rahat okuyup ortalama yapayım(şu ana kadar pek işime yaramayan bir gerekçe)”.

——————————————-

bu sıralarda yurdun diğer bir köşesinde;

bir şarkı buldum(daha öncelerden de dinlediğim ama bu kadar önemsemediğim bir şarkı) tadına doyum olmuyor. o kadar da tatlı ki, insanın dinledikçe dinleyesi geliyor ki öyle de yapıyor zaten. sabah ders seçmek için kalktığım anda açtım şarkıyı saat sabahın 06:48’i oldu hala dinliyorum(aralarda farklı şarkı dinlemeler ve müzik kesintileri olsa da genel bu şarkı üzerineydi). şarkının adını da vermek gerekir şimdi galiba “Alice Cooper – Poison”. büyük ihtimal ile bu tür müzikleri dinleyen her insan duymuştur bu kült şarkıyı. sözleri de bir o kadar güzel ama ah o melodisi ve alice cooper’in garip yorumu yok mu! ah be, ah!*

——————————————-

ders seçimi bir yere kadar tabi, 3-5 dakika sonra bitti bütün işim. saat olmuş neredeyse 12! yatılır mı o vakitten sonra. doğal olarak geçtim yine bilgisayar başına. bir kaç saat sonra da mesut geldi zaten. özlemişim keratayı. içinden bir ses diyor ki: “mesut kimdir?” o zaman buyur buradan yak. Tatil, sorunlar, müzik, geyik falan derken hallettik bir kaç saati beraber. iyi de oldu, yalnızdım bir kaç gündür. e sıkılıyor tabi insanın canı ister istemez.

hava da kararır gibi olmuştu yavaştan insanın içini ısıtan bir edayla, sevgilisini kollarında düşünen aşığın fikirlerinde olduğu gibi. ne de saçma oldu bu kısım! akşam oluyor işte. ne aşkı, ne sevdası.

yemek vakti, yemek!

yalnızlığın verdiği hüzün ile boynu bükük minyatür emrah misali yedim yemeğimi. zaten mutfağa girmeye korkar oldum artık. tatilde kesilen elektrikler yüzünden artık mutfak, hiç de mutfağa benzemiyor! temizlemek lazım ama bünyem el vermiyor. bakmalıyım bir çaresine.

… diye saçmalarken saat oldu akşam 7 civarı. saygindur geldi eve, ansızın(değil be yav!). işte o an başladı geçenin nasıl geçeceği hakkında fikirler. önce yaklaşık bir saat diablo karakteri oluşturmaya çalıştım! lanet olası bilgisayarım yine kontrolümden çıktı! sevmiyorum artık!  bir şekilde halloldu karakter işlemleri ve oyun başladı.

saat oldu 11,12,1,3,5 eh be ne oluyor? aynen de öyle oluyor. sabaha kadar süren bir diablo II session ardından yazıyorum işte ben bu yazıyı. hani yukarıda demiş ya bu bünye “saçma mı? evet!” işte bu da kanıt olsun o söze.

bir de böyle ben yazdığım halde sanki başkası yazmış gibi yazmak var ya! ah be ne zevkli şey o. yapıyorum yapıyorum daha çok yapasım geliyor… çocuk bezi reklamı yapıyoruz ya burda!

“çişimi ediom çişimi ediom popom kuru kalıyo”

uyumakta lazım arada. insan bünyesi sonuçta, belli başlı ihtiyaçlarımız var yani. hani o tv’de gördüğünüz mankenler falan var ya onlar da … uyuyor(!)

iyi sabahlar.

ah şimdi bir simit peynir olsaydı en sıcağından da yanına çay demleseydim.

Saat 07:12**

*sözlerini alıntı kutusuna yazdım bakalım nasıl olacak.

**yazının ne kadar sürede yazıldığını göstermek için bir şeyler işte.

Your cruel deep eyes,
Your blood like ice.
One look could kill,
My pain, your thrill.

I wanna love you, but I better not touch (don’t touch)
I wanna hold you, but my senses tell me to stop
I wanna kiss you, but I want it too much (too much)
I wanna taste you, but your lips are venomous poison

You’re poison runnin’ through my veins
You’re poison, I don’t wanna break these chains.

Your mouth, so hot
Your web, I’m caught
Your skin, so wet
black lace on sweat

I hear you callin’ and it’s needles and pins (and pins)
I wanna hurt you just to hear you screaming my name
Don’t wanna touch you, but you’re under my skin (deep in)
I wanna kiss you, but your lips are venomous poison

You’re poison runnin’ through my veins
You’re poison, I don’t wanna break these chains
Poison

One look (one look), could kill (could kill),
My pain, your thrill.

I wanna love you, but I better not touch (don’t touch)
I wanna hold you, but my senses tell me to stop
I wanna kiss you, but I want it too much (too much)
I wanna taste you, but your lips are venomous poison

You’re poison runnin’ through my veins
You’re poison, I don’t wanna break these chains
Poison

I wanna love you, but I better not touch (don’t touch)
I wanna hold you, but my senses tell me to stop
I wanna kiss you, but I wanna too much (too much)
I wanna taste you, but your lips are venomous poison

Yeah
Well I don’t wanna break these chains
Poison

Runnin’ deep inside my veins
Burnin’ deep inside my veins
Poison
I don’t wanna break these chains

*editi: bir boka yaramadı alıntı kutusu, farkl yol denedim.

Bir Benjamin Var Uzakta!


Az önce tüm aile oturup, göz yaşları içerisinde The Curious Case Of Benjamin Button isimli şahane eseri izledik. O kadar garip bir film ki ikinci kez izlememe rağmen yine istemsiz bir şekilde ağlamama sebep oldu. oysa ki kolay kolay ağlamam filmlerde(“bu kısım tamamen yalan! babam ve oğlum’da sinemada bulunan herkesten daha çok ağlamıştım” diyor iç sesim.) Neyse film o kadar garip, bu garipliğin tersine o kadar mantıklı ve insanı derinden etkileyen bir şekilde yaratılmış ki insan böyle şeylerin gerçek olabileceğine inanmak istiyor. aslına bakarsanız ister istemez inanıyor ve ona göre duygusal bir bütünlük sağlıyor filmle.

Filmden sonra annem ile bir kritik bile yaptık ama annemin ağlaması geçmediği için pek uzun soluklu ve verimli olmadı. Bunu sonra devam ettirebiliriz galiba.

Filmi izlemeyen canlar için bundan sonrası derin bir şekilde spoiler içeriyor ki ne mutlu bu ‘spoiler’ olayını bulana!  Kısa bir film özeti geçmek gerekirse:

Benjamin Button hayatına garip şartlar altında, Dünya Savaşı sırasında başlamış olan küçük bir candır. Hayatının garip olmasının sebebi onun herkesten farklı olarak dünyaya yaklaşık 80 yaşında bir bebek olarak gelmesi ve diğer insanların aksine bir yaşam içerisinde olmasıdır(herkes yaşlanıyor bu amca gençleşiyor). Fiziksel olarak hergün gençleşen bedenine rağmen ruhu her geçen gün bir önceki günden daha farklı acı ve garipliklerle doluyor ve buna karşı durmaya çalışıyor.

Halinden memnun olan bir yapı çizse de bazı replikler ile aslında normal bir insan olmak istediğini rahatlıkla ortaya koyuyor filmin başlarında ki ortasından sonra, yani çocuğunun doğmaya yakın zamanlarından itibaren durumundan ne kadar hoşnutsuz olduğu ve bundan kurtulmayı, çocuğunu yetiştirebilecek bir baba olmayı ne kadar istediğini farkedebiliyoruz. Ama kader işte böyle bir sorunla dünyaya gelmek, doğduğu andan itibaren dışlanan tip olmak, ilk dünyaya gözlerini açtığında annenin ölmüş olması ve babanın seni terk etmesi. Acaba daha kötü ne olabilir?

Kısa özetten sonra filmde kullanılan repliklerin kalitesinden bahsetmeden geçmek biraz ayıp olur diye düşünüyorum. Filmde o kadar kaliteli bir anlatım kullanılmış ki söylenen sözler içinize o kadar güzel işliyor ki anlamak veya anlatmak elde değil. Filmin en can alıcı bir kaç cümlesini belirtmek gerekirse;

Daisy: You’re so young.
Benjamin Button: Only on the outside.

bu o kadar kısa cümle olmasına rağmen içerisinde o kadar derin düşünceler barındıran bir konuşma ki anlamamak imkansız. Çok gençsin. Sadece dışarıdan… gerçekten içerisinde neler olduğunu yaşadıklarının neler olduğunu düşünmek imkansız, aslında düşünmek istemem de bu kadar acı bir yaşam… kimsede olmamalı.

“We were meant to lose people. How else would we know how important they are?”

Bu sözü filmin ilerleyen yerlerinde hayata gözlerini yuman, minnoş teyzem söylüyor ama o kadar güzel söylüyor ki! Sözün inceliğine bakın  “İnsanları kaybetmemiz gerekir. Diğer türlü onların ne kadar değerli olduklarını nasıl anlayabilir ki?” benim inancım doğrultusunda olmasa dahi insanı düşünmeye sevk eden bir söz, üzerinde kafa patlatılması gereken bir soz, tadına varılması gereken bir söz.

Bunların yanında Daisy’nin kaza yapması sırasında Benjamin’in anlattığı hikaye var. Ona diyecek laf yok zaten sonuna yaklaştığını anlayınca hikaye “lütfen beklediğim gibi olmasın” diye kendinizi avutmaya çalışsanızda sonucunda beklediğiniz şey oluyor!

Böyle kısa bir yazı yazma gereği duydum bu film hakkında ki beni son zamanlarda en çok etkileyen filmdi. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Aldığı(ya da alacağı-tam bilemiyorum) ödüller helal olsun diyorum. Sözlerimi Bolu yöresine ait bir türkü ile sonlarındırıyorum.

“Ada Yolu Kestane
Amanın Dökülür Dane Dane
Amanın Dökülür Dane Dane
Kızlar Yola Dizilmiş
Amanın Alalım Birer Dane”

Aşağıda yazan yazı “ne alaka şimdi” diyenler için cevap niteliğindedir.

Yok bir alaka.

Bu da link olsun:  The Curious Case Of Benjamin Button (Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi)

Koray N’aber abi?


Henüz yazacak bir şey bulamadım. o yüzden böyle bırakıyorum. düzelir yakında herşey.

Neque porro quisquam est qui dolorem ipsum quia dolor sit amet, consectetur, adipisci velit…


Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Aliquam vulputate nibh sed quam. Fusce justo. Nam mattis purus et turpis. Donec quis velit non sem eleifend imperdiet. Praesent vel elit ac pede egestas luctus. Etiam id tellus. Donec nec quam eu ligula eleifend luctus. Quisque gravida, est nec fringilla porttitor, augue odio accumsan dolor, eget auctor elit elit at libero. Mauris at justo eget augue imperdiet consectetur. Nullam non felis eget lectus vestibulum vulputate. Suspendisse lacinia elementum eros. Curabitur viverra laoreet mi. Praesent at tellus quis erat tristique elementum. Proin ut dolor non elit cursus mattis. Praesent arcu lectus, sagittis quis, condimentum in, aliquet quis, massa. Donec at odio.

Praesent luctus varius turpis. Mauris egestas. Phasellus non ligula. Nam a est nec lorem tempor eleifend. Etiam fringilla dignissim velit. Cras metus orci, consequat sed, ornare non, pretium eget, massa. Nulla massa sem, placerat at, tincidunt et, laoreet in, est. Mauris rutrum, purus eu ultrices commodo, diam ante ultricies nulla, in gravida augue ligula eget enim. Duis mi purus, ullamcorper in, mollis sit amet, posuere ac, sem. Mauris vitae ante in dui rhoncus viverra. Aenean pellentesque, tortor in molestie laoreet, dolor urna porttitor orci, sed vehicula neque elit vel nunc. Nam eros erat, venenatis et, pharetra id, aliquam et, quam. Nam ultricies odio.

Fusce eu ante. Donec blandit, felis mattis elementum viverra, nulla lorem tincidunt mi, non vestibulum felis ipsum non justo. Pellentesque ac arcu. Aliquam tristique fringilla urna. Nullam suscipit purus quis turpis. Nullam vitae est sed velit varius rutrum. Nunc id enim et risus pharetra ullamcorper. Nunc varius orci sed quam. Quisque est orci, fringilla quis, suscipit a, lacinia sed, lectus. Aenean a ligula. Curabitur iaculis aliquet orci. Nulla at sapien ut neque posuere porttitor. Pellentesque sed leo ut eros elementum laoreet.

Morbi tincidunt hendrerit nulla. Nunc at odio nec eros scelerisque viverra. Integer dui. Fusce fringilla diam non felis. Donec ante libero, porta quis, pretium vitae, aliquet at, sem. Sed non risus eget lectus rhoncus placerat. Sed consectetur lorem ac eros. Sed libero metus, egestas at, semper vitae, vestibulum laoreet, odio. Nullam pulvinar, ligula sit amet pulvinar rhoncus, dolor felis laoreet odio, eget porttitor eros lorem a nulla. Phasellus sagittis turpis nec neque. Vestibulum ultricies, erat et dignissim commodo, sem lorem malesuada tortor, at convallis turpis nulla sit amet ligula. Aliquam eget ipsum aliquam ante cursus mattis. Duis eleifend orci ut mauris. Curabitur eget nunc vitae purus varius egestas.

Morbi pellentesque commodo risus. Proin condimentum sollicitudin dolor. Fusce euismod, augue scelerisque viverra condimentum, massa ligula tempus enim, nec ultricies pede mauris quis urna. Vivamus id felis. Vestibulum ante ipsum primis in faucibus orci luctus et ultrices posuere cubilia Curae; Nam nulla elit, pellentesque at, aliquam quis, posuere vitae, augue. Aliquam sed lacus eget ipsum sagittis aliquam. Proin ac ipsum sit amet massa commodo malesuada. Sed tempus euismod sapien. Suspendisse potenti. Aliquam ut enim. Nullam sem tellus, tempus nec, dignissim at, dictum at, odio. Nulla tellus quam, blandit a, fringilla non, consectetur non, enim. Fusce convallis tortor ultrices nibh ullamcorper porttitor. Nulla purus nisl, ultrices id, luctus in, consequat euismod, leo. Quisque dapibus volutpat sem. Ut nibh. Donec pulvinar, nunc in tempus hendrerit, augue urna mattis ipsum, vitae pharetra erat leo quis urna.